ust2.jpg
 
 

Gökhan Demirer > Türkçe > Dosyalar > Fotoğraf Söyleşi



Fotoğraf Söyleşi

Yalnızlığı Seçen Fotoğrafçı Gökhan DEMİRER (*)

Söyleşi: Hasan ATABAŞ

Söyleşilerde genellikle ya özgeçmiş sorularak ya da örneğin “fotoğrafçılığa nasıl başladınız?” gibi bir soruyla başlanır. Bu geleneğe uymadan değişik  bir soru ile  başlamak istemiyorum: Gökhan Demirer nasıl bir çocuktu;  ne olmak istiyordu, ileriye yönelik düşünceleri var mı  idi?

Daha çok kendi başına oynayan bir çocuktum. Çok net olarak bir şey olmayı düşünmezdim; ama kamyon şoförlerine imrenirdim, tır kamyonları hoşuma giderdi, onların şoförü olmak isterdim. Oynarken yollar yapardım toprakta… Annem ve babamın görevi nedeniyle çocukluğum Kapadokya bölgesinde geçti;  toprak üstünde bir şeyler yapar öyle oynardım.

Çocuklukta düşünceleriniz/hayalleriniz arasında yer almayan fotoğrafla nasıl tanıştınız, ilginiz nasıl devam etti?

İlkokul dördüncü sınıfta sünnet hediyesi olarak bir “lubitel 2” alındı bana, aslında onunla başladı fotoğrafla ilgim. Ortaokul yıllarımda jelatinlerden filtreler yapardım, onları ıslatır kartonlara gererdim. O zamanlar fotoğraf öğreten kitaplar pek yoktu; ansiklopedilerden okuduklarımla yapardım bunları. Çektiğim siyah beyaz filmlerin baskılarını yaptırırdım. Lisede bir arkadaşım vardı  -sonradan gemici olduğunu öğrendiğim ama bir türlü bağlantı kuramadığım- onunla ve bir arkadaşımız daha vardı; üçümüz bir fotoğraf kulübü kurduk. Bir fotoğrafçıyla konuştuk o bize kimyasalları hazırlıyordu. Öylece negatifleri yıkamaya, kontak baskı yapmaya başladık. Okul müdürü bir pano ayırtmıştı bize, fotoğraflarımızı oraya asardık. Şunu belirtmeliyim, panoya astığımız fotoğrafları sözünü ettiğim fotoğrafçıya bastırırdık. Üniversite yıllarımda fotoğraf çekiyordum ama  karanlık oda ile pek ilgilenmedim. O yıllarda biraz daha farklı ilgi alanlarım oldu. Okuyucu olarak –hala okurum ya- edebiyatla ilgilendim daha çok. Çalışma hayatıma başladıktan bir yıl sonra askere gittim. Kütahya Hava Er Eğitim Tugayı. Orada bir soruşturma yapmışlardı, ilgilendiğimiz konularla ilgili; ben de fotoğrafçılık demiştim. İki ay sonra çağırdılar bizi, bir mülakattan geçirdiler “foto kıta” için, basit fotoğraf sorularıyla. Mülakatın sonunda boynuma bir fotoğraf makinesi astılar, yanıma da fiş yazan bir arkadaş… Askerlik dönemimin sonuna kadar hesap ettim, yaklaşık olarak, 12500  kare asker fotoğrafı çekmişim, Rus malı, 35 mm  iki makine eskiterek.  O fotoğrafların şimdi elimde olmasını çok isterdim; çok değişiktiler, ilginçtiler. Asker dönüşü o hızla Afsad’la bağlantıya geçtim. İki yıl boyunca çok yoğun olarak ayın fotoğrafları etkinliklerine katıldım, onların heyecanını yaşadım. Herhalde 15 yıl  kadar oldu Afsad’lıyım.

Afsad’’daki etkinliklerinizle devam edelim isterseniz, atölye hocalığı devam ediyor mu?

Atölye hocalığından önce 5 yıl kadar da kurs hocalığı yaptım Afsad’da. Çok zevkli bir iş eğitici olmak. Ayrıca eğiticiliğin fotoğraf anlamında da, kişisel olarak da beni çok geliştirdiğini düşünüyorum. Atölye hocalığı devam ediyor. Atölyede belli bir tarz çerçevesinde gitmiyoruz; teknik bir atölye; siyah beyaz iyi baskı nasıl olur, nasıl yapılırın peşinde koşuyoruz. Onun için de eskiden beri o güzelim baskılar nasıl yapılıyor diye çok merak ettiğim, araştırmak istediğim zon sistemi üzerine çalışıyoruz. Bu çalışmaların, daha doğrusu bu sistemlerin, siyah beyaz fotoğrafa çok ciddi katkısının olduğunu gördük ve yaşadık.

Son yıllarda renkli fotoğraf ilgi gördü, yaygınlaştı; şimdi de dijital fotoğraf atakta. Sanıyorum okuyucularımızdan da merak edenler vardır, bu gelişmeler yaşanırken niçin halâ siyah beyaz fotoğraf?

Siyah beyaz fotoğrafın bizim imgelemimize daha özgür bir alan bırakan bir tarz olduğunu düşünüyorum. Tahayyülümüze daha çok yer veriyor; bir manzarayı belli tonlarda göstererek insanların hayal dünyasının gelişmesine vurgu yapan bir tarzdır siyah beyaz. Fotoğrafçılıkta tarza müdahale edilmesinden yana değilim. Genel olarak fotoğrafı seviyorum. Şüphesiz, insanın yaptığı işte bir tarzı oluşuyor. Renkli dia çektiğim kadar siyah beyaz da çalışıyorum, hatta son iki senedir siyah beyazı daha çok çalışıyorum. Siyah beyaz fotoğrafın imgelemimizi daha fazla çalıştırdığı, hayallerimize daha fazla hitap ettiği bir gerçek.

Fotoğraf çekmek mi, yapmak mı? Özellikle siyah beyaz fotoğrafta “yapmak” fiili mi kullanılmalı?


“Fotoğraf çekmek” galiba. Fotoğrafın o anı saptama gücüne, yeteneğine ben hayranım. Onun için de fotoğraf çekmek fiilini kullanmak  çok hoşuma gidiyor, zevk veriyor bana. Fotoğraf yapma söylemini kullanmak, biraz plastik sanatçı olma iddiasından kaynaklanıyor gibi geliyor bana. Kompakt makine ile doğrudan fotoğraf çeken biri bile mutlaka ve mutlaka bir tercih yapıyor, bir kadraj tercihi yapıyor. Siyah beyaz fotoğrafta da, önceden zihninizde sonuç görüntüyü, objenin fotoğrafını canlandırma meselesi var. Dolayısıyla onu da çekerek gerçekleştiriyoruz; karanlık odada o hedefine gidiyor. Ondan sonraki  işlemler bir zanaat, bir edim ama asıl olan fotoğrafçının tercihi, seçtiği çerçeve ve sonra da zihninde yarattığı, arzu ettiği görüntüye ulaşmak için yaptığı karanlık oda çalışması… Şüphesiz bu anlamda yapmak; ama fotoğrafı ilk elde biz çekmesek var olmazdı. Belki diyeceksiniz ki montajlar, kolajlar ne oluyor? Onlar fotoğraftaki ayrı bir kulvar. Fotoğraf tadında olmak koşuluyla onlar da kabul edilebilir, ama biraz fotoğrafı zorlamak gibi geliyor bana. Bugün çağdaş ressamlar fotoğrafa gıpta ile bakıyorlar ve fotoğraftan çok fazla yararlanıyorlar. Fotoğrafın kullanıldığı bir takım sanat eserlerinden de söz edebiliriz aslında.      

Yeri gelmişken  fotoğrafın toplumdaki işlevinden  söz edelim mi?

Hepimizin evindeki aile albümleri, müthiş bir şey…Bireysel belleğimizi geçmişten alıyor, geleceğe taşıyor. Aile fotoğrafları çok önemli bir toplumsal  ve kültürel taşıyıcı olarak ortaya çıkıyor. Belgesel fotoğrafçıların çalışmaları da bu anlamda önemlidir. Ki o büyük jurnalistlerin, foto muhabirlerinin yaptığı çalışmalar, savaş belgecileri; örneğin Roger Fenton var –fotoğrafın ilklerinden- Kırım savaşını belgelemiş. Çektiği fotoğrafları at arabası içinde kurduğu karanlık odada basarak…oradan bugüne gelen bir gelenek; daha dün ölen Eddie Adams’ın Vietkonglu askeri infaz ederken çektiği o meşhur fotoğraf… Sonuçta bütün bunlar  o foto jurnalistler, aile albümleri,  -ki hiç küçümsememeliyiz- onlardan çıkacak çok sonuçlar var; sanatsal anlamda da söylüyorum bunu, toplumsal ve bireysel belleğimizin çok önemli taşıyıcıları/depolayıcıları olmaları anlamında da.

Hiç düşündünüz mü, fotoğraf icat edilmemiş olsaydı ne olurdu acaba?

Her halde bambaşka bir dünya olurdu… Bunu gerçekten hiç düşünmemiştim. Fotoğrafsız bir hayat, en azından kendim için nasıl olurdu, sonra dünya?..

Sinema olur muydu meselâ?

Sinema zaten olamazdı. Anlatım dili olarak fotoğrafı sinemadan ayırıyorum. Onun için kendi başına fotoğrafı düşünürsek; geçmişimiz karanlık olurdu. Biraz önce sözünü ettiğim aile albümlerindeki fotoğraflar, çekildikleri dönemle ilgili o ailenin ve  o dönem toplumunun sosyal yapısı hakkıhda önemli ip uçları veriyorlar. Ailelerde fotoğraf çekimi törensel bir olaydı; özel giysiler giydirilir, kasabada fotoğrafçı yoksa şehre gidilir, gerekirse bu iş için bir gün ayrılabilirdi. Fotoğraf olmasa idi aristokratlar için belki çok problem olmazdı; onlar dedelerinin ressamları yaptırılmış portrelerine bakarak geçmişleri hakkında “dedem böyle idi, büyük büyük babam şöyle idi” diyebiliyorlardı. Sorun aristokrat olmayanlar için… Bu yönüyle geçmişe sahip olmayı demokratikleştirmiştir fotoğraf. Herkesin geçmişine ait belge ve bilgiye ulaşmasına, diğer bir deyişle, görsel bir bellek ve belgelik oluşturmasına izin vermiştir.

Fransız edebiyatçı Andre Malraux “iyi bir manzara resmi  yapmak için manzaraya bakılmaz, iyi manzara resimlerine bakılır” diyor. İyi fotoğraf çekmek için iyi fotoğraflara mı bakmalıyız, iyi manzaralar mı bulmalıyız?


Malraux doğru söylüyor. İyi bir manzara iyi bir fotoğraf getirmeyebilir; bizim yorumumuz önemlidir. Bulunduğumuz an, o anın ışığı, bazen şans payı gibi unsurlar; ama bütün bunların yanında benim geçmiş birikimim çok önemli. Aslında çektiğim manzara fotoğrafı o manzarayı geçmeli ki iyi  bir fotoğraf olabilsin.

Yanlış hatırlamıyorsam Bütün Dünya dergisinde “Yalnız fotoğraf çektirirken değil fotoğraf çekerken de gülümseyin” diye bir şey okumuştum. Bununla ilgili neler söylemek istersiniz?

Bunu iki yönden düşünmek istiyorum: İnsan fotoğrafı çekerken konunuza yaklaşmak, onunla olumlu bir iletişim kurmak çok önemli; karşınızdakinin olabildiğince kendisi olmasını sağlamalısınız. Bunun için de rahatlığınızı ona yansıtmalısınız. İkincisi ise, fotoğraf çekerken kendinizle barışık olmak, kendi başınıza olmak; meselâ ben fotoğraf çekerken yalnız başıma olmayı seviyorum. Böylece fotoğraf çekerken olumsuz etkilerden uzaklaşmış oluyorum. İnsanlar –eğer hınzırlıklarından gülümsemiyorlarsa- etraflarından olumlu etkilendiklerinde gülümserler. Bunu şu anlamda da alabiliriz; fotoğraf çekerken rahat olmak, mutlu olmak, stresten uzak olmak gerekir. Bence doğru söylenmiş bir söz.

Etkilendiğiniz fotoğrafçılar var mı?

Çok sevdiğim fotoğrafçılar var. Yıllar önce, lise öğrencisi iken Türkiye’ye getirilen Ansel Adams’ın sergisini, o muhteşem baskılarını –büyük bir şans sonucu- İzmir’de izleme fırsatı buldum ve siyah beyaza öyle vuruldum. Bizden Ara Güler’in fotoğrafları beni her zaman  etkilemiştir, hala da etkilemektedir. Onun da ustası olan Paul Strand, Alfred Stieglitz, Edward Weston, sonra Minor White sonra yine geçenlerde yitirdiğimiz an fotoğrafının büyük ustası Henri Cartier Bresson var. Bir başka şipşak ustası Elliot Erwitt, fotoroportajcı Josef Koudelka; renkli fotoğrafın çok sevdiğim önemli ismi, fotoğrafta rengi kullanmada pek çok bakımdan oncü olan Ernst Haas’ı da unutmamak lazım.

Fotoğraf sergisi açtınız mı, fotoğraf sergileri konusundaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?,

Kişisel sergi açmadım. Açıkçası sergiyi çok fazla benimsediğimi söyleyemeyeceğim. Çünkü çok dar bir çerçevede katılım oluyor. Ustaların açtığı sergilere bakıyorum; ilk gün gelenler –fotoğraf camiasının bile tamamına yakını değil- karşılaşıp, buluşup sohbet ediyoruz, derken 10-15 gün fotoğraflar duvarda asılı kalıyor sonra koltuğunuza alıp evinize dönüyorsunuz, çerçevelere yer bulma telaşı başlıyor. Medya maalesef ilgi göstermiyor; böyle bir sanat etkinliğinin kalıcılığını veya en azından okuyucularının izleyebilmesini sağlamak için çaba göstermiyor. Yaptığınız masraf ve  harcadığınız emeğin karşılığını alamıyorsunuz. Bunun için Türkiye’de kalıcılık bakımından yayının çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bunun da güçlüğü var tabi; yayıncının bakışı da belli, çok az kişi bu fırsatı bulabiliyor. Ama benim fotoğrafımın özel bir durumu var; daha çok dia çektiğim için çeşitli dia gösterileri düzenleyerek fotoğraflarımı daha çok kişiyle paylaşma fırsatı buluyorum. 

Fotoğraf konulu sohbetlerde, sergi açmak  pahalı ve masraflı olduğu için  ülkemizde dia gösterisi yapıldığını, oysa başka ülkelerde böyle bir gösteri geleneğinin bulunmadığını savunanlar oluyor, bu konuda neler söylemek istersiniz?

Belki bizim yaptığımız dia gösterilerinin aynısı olmayabilir, ama değişik amaçlarla yapılıyor; multivizyon yani çoklu projeksiyonlarla yapılan multimedia gösterileri var. Endüstriyel, tanıtım ve eğitsel amaçlıdır denilebilir, ama hayır çok ciddi anlamda gunumuz sanatına katkısı olduğunu düşünüyorum. Bizde Gültekin Çizgen’in öncüsü oldukları var. Dolayısıyla o sohbetlere çok fazla katılamayacağım, yapıldığı  yerler var. Ama sergi gerçekten başka bir şey; fotoğrafı karşınıza alıp izleyebiliyor, o fotoğrafla yolculuklara çıkıyor, fotoğrafçı ile iletişim kurabiliyorsunuz.

Arkadaşlarımızla birlikte açtığımız sergilerde, izleyiciler sergi defterlerine “…bizim göremediklerimizi bize gösterdiniz…” gibi ibareler yazıyorlar; fotoğrafçılar  farklı mı bakıyor?

Fotoğrafçının farklı baktığı muhakkak. Fotoğrafçı o farklı bakışının atmosferine izleyeni de çağırabiliyor, içine çekebiliyorsa, izleyici ile kendi bakışı arasında bir çakışma oluyorsa başarılı olmuş diyoruz. Fotoğrafı var eden şey kesinlikle fotoğrafçının öznel bakışıdır.

Fotoğrafta hangi konularda çalışıyorsunuz?

Peyzaj ağırlıklı çalışmayı seviyorum. Ama bir onun kadar da –doğrudan insana, insan yüzlerine yönelmesem de-  yaşam ögelerini arıyorum çevremde. Bunlar da eski sokaklar olabiliyor, evler, evlerden detaylar, oradaki yaşanmışlık son zamanlarda üzerinde durduğum konular. Fotoğrafın, anıları bir yerden alıp bir yere taşıması, aracı olması ve bizim de fotoğrafçı olarak bunun farkında oluşumuz bizi eski sokaklara, evere, oralardaki detaylara çekiyor.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Fotoğraf,  fotoğraf olmalıdır; çok fazla sanat lafı etmek istemiyorum, fotoğrafın gücü, diğer görsel ifade araçlarına benzemezliğinden, anı saptama gücünden geliyor. Yeter ki farkına varalım.

(*) Bu söyleşi, Klavuz Kültür ve Sanat Dergisinde yayınlanmıştır.



Önceki Sayfaya Geri Dön Yazdırılabilir Sayfa © Gökhan Demirer - Her Hakkı Saklıdır.
sergi1icon